bilimin gerçeği, fasonu olur mu diye sormaya yeltenenler yazı sonuna dek beklesinler. muhtemelen yazı sonunda da bir aydınlanma yaşamayacaklar ama yine de merak körüklemek için iyi bir yöntem, gerçi bunun bir yöntem olduğunu söylemek körüklenen merakın üzerine su serpecek, ziyanı yok. konumuza dönelim.
gerçek bilim şeklinde bir kavram tazelemesi yapma ihtiyacı duymamın sebebi bilim dendiğinde bu kavrama yüklenen yenilik arama görevinin bu kelimede bir yorulma yaratmış olması. gerçek bilim, insanlık adına yenilik arayış görevi için seçtiği bilim insanlarının üzerine bir türlü uydurulamayan, bazen dar bazen bol, çoğu zaman canlı renklere bezenmiş üniformalar tasarlasa da bilim insanlarının görev sahalarında bu canlı renklerle ışıldayan üniformalar abes kaçar. ayrıca üniformaları taşımak isteyenler de kendilerini her an sahne alacak ama sahne aldığında herkesin sadece göz ucuyla bakarak karşısındakiyle sohbetini sürdürdüğü vasat şovmenler gibi hissederler. daha doğrusu hissettirilirler çünkü görev sahası katı resmîyetin hüküm sürdüğü bir uygulama alanıdır. esasen bu üniformalar gerçek bilimin işçileri için uygun görülen fakat uygun olmayan bir üniformadır.
metaforların sırtında bir noktaya kadar geldik, buradan sonrasını basit bir anlatımla sürdürelim, çıkmaza girersek eşekler ve develerle yolumuza devam ederiz. gerçek bilim için gereken yenilik arayışı ve gerçekliği teğet geçen üniformalara rengini veren detay özünde merak olarak görülebilir. merak yazarken neden bold yazı tipi kullandığımı merak ettiniz, (ben de ettim ama) vurgulanması gerektiğini düşündüm çünkü bilim insanlarından talep edilen merak duygusu dahil olunan bilimsel çalışmanın yürüyüş ritmini bozacak seviyeye gelmediği sürece kabul gören, iyicil bir merak olmalıdır. örneğin mevcut araştırma programı çerçevesinde bir kimya deneyinde detayları yontmak için ortaya çıkan meraklı sorular bu deneyin varsayımlarını, bir ileri aşamada kimyasal formüllerin bugüne dek yanlış kodlanıp kodlanmadığını sorgulamaya giderse gerçek bilimin kaşları çatılabilir. gerçek bilim laboratuvardaki yetkili akademisyen, araştırma ekibinin başındaki profesör ya da araştırmacıların danışmanı olabilir, her kim olursa olsun iyicil merak yıkıcı merak olma yolunda ilerliyorsa çatılan kaşlara bir yenisi eklenebilir.
peki bu ket vurulan merakın faydası yok mu? astronomi varsayımlarını kökten değiştiren kopernik devriminin ortaya çıkış hikayesi bilim felsefecileri için kopernik'in kendinden önceki araştırma programına iyicil merakı bile dışarıda bırakacak seviyede bağlı olmasıydı. o batlamyus astronomisine öylesine bağlıydı ki bu modeldeki aksayan yanları görmeye ve her neresi aksıyorsa o gedikleri doldurmaya başlamıştı. amacı batlamyus'un tezlerini çürütmek değil, o tezleri cilalamaktı fakat cila ardından "yıldız" gibi parlayan yüzey bu tezlerin daha büyük hatalarının daha önce hiç olmadığı kadar dikkat çekmesini sağlamıştı.
yolda yürürken bir tabelada taksi çağırma butonunun hemen altına iliştirilen "gerçek bilim yeni muhafazakarlarını arıyor!" ilanı görürseniz mülakata giderken olabildiğince renkli ve iddialı giyinin, belki de vasat şovmen sahneden cılız alkışlarla inerken herkesin izlemek için geldiği asıl şovmen sizsinizdir ve sahne sıranız yaklaşıyordur.
11 Ocak 2019 Cuma
3 Ocak 2019 Perşembe
7.6 milyar kişi bir anda dünya dönmüyor diye bağırsa, dünya ikna olur muydu?
"bu kadar insan yanılıyor olamaz diye düşündüm" diyerek meşhur bir çevrimiçi oyuna binlerce lirasını kaptıran bireylerin hikayelerini bolca mizah malzemesi ettik. çünkü komikti, kim diğer insanlar onaylıyor diye bir fikri onaylardı?
düşünelim. daha önce ziyaret etmediğiniz, hakkındaki bilginizin bir toz zerresinin evrende kapladığı alandan daha küçük olduğu bir şehre sizi ışınlıyorum, hem de beş kuruş para almadan. şehir merkezinde etrafı izleyerek gezmeye başlıyorsunuz, dükkanlar, müzeler, parklar derken saatin de ilerlemesi hasebiyle acıkıyorsunuz ve fastfood zincirleri de hak getire. ne yapacaksınız? sıfır ön bilgiye sahip olduğunuz bu şehirde karnınızı doyurmak için in cin top oynayan bir mekânı mı tercih edersiniz yoksa yer bulacağınız kadar kalabalık mekânları süzerek kendi profilinize yakın kişilerin yemek yediği yerler arasında bir eleme mi yaparsınız? siz yanıtınızı verin, ben o esnada meramımı anlatmaya başlayayım.
insan olmanın bir defosu olarak sosyal bağlarımızın bize taşıdığı bilgilere kıymet vermeye meyilliyizdir. adını hiç duymadığımız bir üniversiteden profesör doktorun sunacağı bilginin önünde saygıyla eğilir ama her nedense o profesörün söylediğinin aksi bir eylem öneren yakın akrabamızın bilgisini uygulamaya koyarız. çünkü akrabamızın bilgisine uzanıp dokunabilir, bilgiyle genellikle bizi ikna edecek tek yönlü bir otoyolda fikirlerin hızlıca geçiş gürültüsünü bir nebze tolere ederek tartışabiliriz. ayrıca oslo'daki profesörden borç isteyecek olsak muhtemelen yanıt alamayız fakat akrabamız bizim için kendisini feda edecek kişidir, bu tip bir nedensellik bağına teyellediğimiz güveni bilgiye de tahvil ederek sonuca ulaşırız.
benim 'inanç teyellemeleri' dediğim bu tip sualsiz bilgi iddiaları sadece ahbaplık bilgisiyle sınırlı da değildir, elimizdeki en yetkin bilgi kurumu olan bilimde de benzer riskler her zaman kapının ardındadır ve o kapı her daim aralıktır. bu aralığın önünde her yüzyılda bazı bilim insanları durma görevi üstlenir, 20. yüzyılda da imre lakatos bu görevi hakkıyla yerine getiren bilim filozofuydu.
diyordu ki, bilgi denen bu 'şey' her ne kadar insan iradesinden münezzeh de olsa madalyonun diğer yüzünü göz önünde bulundurmazsak bilgi iddiaları her zaman bilginin önüne geçebilir. bir gün bilgi duvarına çarpıp gerçeklikle karşılaşılacağını bilsek bile bilgi iddiaları öyle kuvvetlidir ki o duvardan uzakta kestirme yollar bulmak için de kendini eğitebilir, bu yüzden sadece bilgiden bahsetmeyiz bir de bilgi iddalarını konu ediniriz.
bilimsel aktivitelere fon sağlayanların yahut araştırma sonuçlarını, deneyleri yayınlayanların akıl ofisi'nden 'irrasyonel kararlar vermez' belgesine sahip olmayan, bizler gibi insanlar olduğunu unutmak pek de iyi sonuçlar doğurmaz. yöntem, deney, gözlem gibi anlamsal olarak ağır olsa da irrasyonel insan aktivitesiyle bir kenara itilebilecek kadar hafif kavramların çoğunluğun kuvvetini gözden kaçırmamak gerekir. bir restoran örneğiyle başlayıp olabilecek en uç örnekle bitirmek mümkünse soruyorum: hipotetik bir evrende bilim insanlarının çoğunluğu kanun hükmünde bilimsel karar alma yetkisine sahiptir. bir gün bilimsel yetkiyi elinde tutan bu çoğunluk "bilim dostları, bunca yıldır biz yanılmışız, dünya dönmüyor, güneş onun etrafında dönüyor. kanunu imzaladık, hepinize de faks çektik." dese bunu sırf kişi olarak sayıları fazla diye kabul edecek miyiz?
bu da zihinlere iliştirdiğimiz ikinci soru olsun.
düşünelim. daha önce ziyaret etmediğiniz, hakkındaki bilginizin bir toz zerresinin evrende kapladığı alandan daha küçük olduğu bir şehre sizi ışınlıyorum, hem de beş kuruş para almadan. şehir merkezinde etrafı izleyerek gezmeye başlıyorsunuz, dükkanlar, müzeler, parklar derken saatin de ilerlemesi hasebiyle acıkıyorsunuz ve fastfood zincirleri de hak getire. ne yapacaksınız? sıfır ön bilgiye sahip olduğunuz bu şehirde karnınızı doyurmak için in cin top oynayan bir mekânı mı tercih edersiniz yoksa yer bulacağınız kadar kalabalık mekânları süzerek kendi profilinize yakın kişilerin yemek yediği yerler arasında bir eleme mi yaparsınız? siz yanıtınızı verin, ben o esnada meramımı anlatmaya başlayayım.
insan olmanın bir defosu olarak sosyal bağlarımızın bize taşıdığı bilgilere kıymet vermeye meyilliyizdir. adını hiç duymadığımız bir üniversiteden profesör doktorun sunacağı bilginin önünde saygıyla eğilir ama her nedense o profesörün söylediğinin aksi bir eylem öneren yakın akrabamızın bilgisini uygulamaya koyarız. çünkü akrabamızın bilgisine uzanıp dokunabilir, bilgiyle genellikle bizi ikna edecek tek yönlü bir otoyolda fikirlerin hızlıca geçiş gürültüsünü bir nebze tolere ederek tartışabiliriz. ayrıca oslo'daki profesörden borç isteyecek olsak muhtemelen yanıt alamayız fakat akrabamız bizim için kendisini feda edecek kişidir, bu tip bir nedensellik bağına teyellediğimiz güveni bilgiye de tahvil ederek sonuca ulaşırız.
benim 'inanç teyellemeleri' dediğim bu tip sualsiz bilgi iddiaları sadece ahbaplık bilgisiyle sınırlı da değildir, elimizdeki en yetkin bilgi kurumu olan bilimde de benzer riskler her zaman kapının ardındadır ve o kapı her daim aralıktır. bu aralığın önünde her yüzyılda bazı bilim insanları durma görevi üstlenir, 20. yüzyılda da imre lakatos bu görevi hakkıyla yerine getiren bilim filozofuydu.
diyordu ki, bilgi denen bu 'şey' her ne kadar insan iradesinden münezzeh de olsa madalyonun diğer yüzünü göz önünde bulundurmazsak bilgi iddiaları her zaman bilginin önüne geçebilir. bir gün bilgi duvarına çarpıp gerçeklikle karşılaşılacağını bilsek bile bilgi iddiaları öyle kuvvetlidir ki o duvardan uzakta kestirme yollar bulmak için de kendini eğitebilir, bu yüzden sadece bilgiden bahsetmeyiz bir de bilgi iddalarını konu ediniriz.
bilimsel aktivitelere fon sağlayanların yahut araştırma sonuçlarını, deneyleri yayınlayanların akıl ofisi'nden 'irrasyonel kararlar vermez' belgesine sahip olmayan, bizler gibi insanlar olduğunu unutmak pek de iyi sonuçlar doğurmaz. yöntem, deney, gözlem gibi anlamsal olarak ağır olsa da irrasyonel insan aktivitesiyle bir kenara itilebilecek kadar hafif kavramların çoğunluğun kuvvetini gözden kaçırmamak gerekir. bir restoran örneğiyle başlayıp olabilecek en uç örnekle bitirmek mümkünse soruyorum: hipotetik bir evrende bilim insanlarının çoğunluğu kanun hükmünde bilimsel karar alma yetkisine sahiptir. bir gün bilimsel yetkiyi elinde tutan bu çoğunluk "bilim dostları, bunca yıldır biz yanılmışız, dünya dönmüyor, güneş onun etrafında dönüyor. kanunu imzaladık, hepinize de faks çektik." dese bunu sırf kişi olarak sayıları fazla diye kabul edecek miyiz?
bu da zihinlere iliştirdiğimiz ikinci soru olsun.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
deney düzenekleri için özel üretildi: aynen solüsyonu
sohbetlerin harcında yer alan 'aynen' ve vazgeçilmezliği üzerine uzun uzun düşünmek istedim fakat kısa bir düşünce seansıyla da bu v...
-
bilimin gerçeği, fasonu olur mu diye sormaya yeltenenler yazı sonuna dek beklesinler. muhtemelen yazı sonunda da bir aydınlanma yaşamayacakl...
-
Sözde miladın üstünden 7 yıl geçmişti, bizim yılımıza göre 1094 yılına tekabül ediyor, daha doğrusu ediyormuş. Nasıra'da kutsal addetti...