31 Mart 2019 Pazar

deney düzenekleri için özel üretildi: aynen solüsyonu

sohbetlerin harcında yer alan 'aynen' ve vazgeçilmezliği üzerine uzun uzun düşünmek istedim fakat kısa bir düşünce seansıyla da bu vazgeçilmezliğin ölçümü nihayete erdi. bu etkinin yansımasını şöyle özetlemiştim:
sohbeti başlatan 'nasılsın, iyi misin?' sorusu da dahil olmak üzere aynen kelimesini farklı tonlamalarda anlamlı görünen anlamsız işlevleriyle adeta bir maymuncuk gibi kullanarak 40-45 dakika boyunca herhangi bir sohbeti sürdürebilirsiniz 
peki aynen kuvveti olarak tanımlayabileceğimiz, bir anda iletişimde manevra alanı açan bu kuvveti neden bor madeni gibi çeşitli işlevlerde kullanmıyoruz? esasında sosyal bilimlerin dilde vücut bulan tezlerine kolayca karışabileceğini düşünüyorum bu 'aynen kuvveti'nin. önemli olan doğa bilimlerinin sıkı safları arasında nasıl yer bulabileceğimiz, bu nokta bir nebze yetkinlik istiyor.

tavsiyem şudur: steril bir oramda oluşturulacak, her deneyin gayesi için özel karışımlara sahip aynen solüsyonu herhangi bir deney tüpüne damlatıldığında aranılan sonuç ortaya çıkıyorsa tüpün çevresinde mikron mertebesinde 'aynen' yazısı belirecek. bu, deney ve gözlemle aranan her neyse bunun doğada da yansıması olduğunu biz ikinci bir gözlem yapmadan, kendi kendine verecek. örneğin deney tüpünde yapılan x ve y maddelerinin z bileşiğindeki etkisini gözlemlemek için gerekli karışım yapıldığında ortaya çıkacak sonuçla tüm bu karışıma eklenen aynen solüsyonuyla elde edilen sonuç aynı olacak.

aradaki fark ne mi olacak? laboratuvar ve deney ortamında yaşanacak o sıcak onay sözcüğüyle bir dost eli bilim insanının yaptığı bilimi devlerin omzunda yükseltecek. newton bundan 500 yıl önce 'ben bu başarıya yalnız ulaşmadım, devlerin omzunda yükseldim' dediğinde ona aynen abi diyen ve newton'ı ikna ettiğine emin olana kadar göz temasını sürdürüp ardından tweet okumaya geri dönen bir dostu var mıydı?

belki de vardı. işte, newton kendisi Latince elyazmalarıyla cebelleşirken dostunun 500 yıl önce twitter'ı nasıl  kullandığını neden merak etmemişti? çünkü aynen abi sözü onun için saf gerçeklikten bile önemliydi.

11 Ocak 2019 Cuma

gerçek bilim yeni muhafazakarlarını arıyor!

bilimin gerçeği, fasonu olur mu diye sormaya yeltenenler yazı sonuna dek beklesinler. muhtemelen yazı sonunda da bir aydınlanma yaşamayacaklar ama yine de merak körüklemek için iyi bir yöntem, gerçi bunun bir yöntem olduğunu söylemek körüklenen merakın üzerine su serpecek, ziyanı yok. konumuza dönelim.

gerçek bilim şeklinde bir kavram tazelemesi yapma ihtiyacı duymamın sebebi bilim dendiğinde bu kavrama yüklenen yenilik arama görevinin bu kelimede bir yorulma yaratmış olması. gerçek bilim, insanlık adına yenilik arayış görevi için seçtiği bilim insanlarının üzerine bir türlü uydurulamayan, bazen dar bazen bol, çoğu zaman canlı renklere bezenmiş üniformalar tasarlasa da bilim insanlarının görev sahalarında bu canlı renklerle ışıldayan üniformalar abes kaçar. ayrıca üniformaları taşımak isteyenler de kendilerini her an sahne alacak ama sahne aldığında herkesin sadece göz ucuyla bakarak karşısındakiyle sohbetini sürdürdüğü vasat şovmenler gibi hissederler. daha doğrusu hissettirilirler çünkü görev sahası katı resmîyetin hüküm sürdüğü bir uygulama alanıdır. esasen bu üniformalar gerçek bilimin işçileri için uygun görülen fakat uygun olmayan bir üniformadır.

metaforların sırtında bir noktaya kadar geldik, buradan sonrasını basit bir anlatımla sürdürelim, çıkmaza girersek eşekler ve develerle yolumuza devam ederiz. gerçek bilim için gereken yenilik arayışı ve gerçekliği teğet geçen üniformalara rengini veren detay özünde merak olarak görülebilir. merak yazarken neden bold yazı tipi kullandığımı merak ettiniz, (ben de ettim ama) vurgulanması gerektiğini düşündüm çünkü bilim insanlarından talep edilen merak duygusu dahil olunan bilimsel çalışmanın yürüyüş ritmini bozacak seviyeye gelmediği sürece kabul gören, iyicil bir merak olmalıdır. örneğin mevcut araştırma programı çerçevesinde bir kimya deneyinde detayları yontmak için ortaya çıkan meraklı sorular bu deneyin varsayımlarını, bir ileri aşamada kimyasal formüllerin bugüne dek yanlış kodlanıp kodlanmadığını sorgulamaya giderse gerçek bilimin kaşları çatılabilir. gerçek bilim laboratuvardaki yetkili akademisyen, araştırma ekibinin başındaki profesör ya da araştırmacıların danışmanı olabilir, her kim olursa olsun iyicil merak yıkıcı merak olma yolunda ilerliyorsa çatılan kaşlara bir yenisi eklenebilir.

peki bu ket vurulan merakın faydası yok mu? astronomi varsayımlarını kökten değiştiren kopernik devriminin ortaya çıkış hikayesi bilim felsefecileri için kopernik'in kendinden önceki araştırma programına iyicil merakı bile dışarıda bırakacak seviyede bağlı olmasıydı. o batlamyus astronomisine öylesine bağlıydı ki bu modeldeki aksayan yanları görmeye ve her neresi aksıyorsa o gedikleri doldurmaya başlamıştı. amacı batlamyus'un tezlerini çürütmek değil, o tezleri cilalamaktı fakat cila ardından "yıldız" gibi parlayan yüzey bu tezlerin daha büyük hatalarının daha önce hiç olmadığı kadar dikkat çekmesini sağlamıştı.

yolda yürürken bir tabelada taksi çağırma butonunun hemen altına iliştirilen "gerçek bilim yeni muhafazakarlarını arıyor!" ilanı görürseniz mülakata giderken olabildiğince renkli ve iddialı giyinin, belki de vasat şovmen sahneden cılız alkışlarla inerken herkesin izlemek için geldiği asıl şovmen sizsinizdir ve sahne sıranız yaklaşıyordur.

3 Ocak 2019 Perşembe

7.6 milyar kişi bir anda dünya dönmüyor diye bağırsa, dünya ikna olur muydu?

"bu kadar insan yanılıyor olamaz diye düşündüm" diyerek meşhur bir çevrimiçi oyuna binlerce lirasını kaptıran bireylerin hikayelerini bolca mizah malzemesi ettik. çünkü komikti, kim diğer insanlar onaylıyor diye bir fikri onaylardı?

düşünelim. daha önce ziyaret etmediğiniz, hakkındaki bilginizin bir toz zerresinin evrende kapladığı alandan daha küçük olduğu bir şehre sizi ışınlıyorum, hem de beş kuruş para almadan. şehir merkezinde etrafı izleyerek gezmeye başlıyorsunuz, dükkanlar, müzeler, parklar derken saatin de ilerlemesi hasebiyle acıkıyorsunuz ve fastfood zincirleri de hak getire. ne yapacaksınız? sıfır ön bilgiye sahip olduğunuz bu şehirde karnınızı doyurmak için in cin top oynayan bir mekânı mı tercih edersiniz yoksa yer bulacağınız kadar kalabalık mekânları süzerek kendi profilinize yakın kişilerin yemek yediği yerler arasında bir eleme mi yaparsınız? siz yanıtınızı verin, ben o esnada meramımı anlatmaya başlayayım.

insan olmanın bir defosu olarak sosyal bağlarımızın bize taşıdığı bilgilere kıymet vermeye meyilliyizdir. adını hiç duymadığımız bir üniversiteden profesör doktorun sunacağı bilginin önünde saygıyla eğilir ama her nedense o profesörün söylediğinin aksi bir eylem öneren yakın akrabamızın bilgisini uygulamaya koyarız. çünkü akrabamızın bilgisine uzanıp dokunabilir, bilgiyle genellikle bizi ikna edecek tek yönlü bir otoyolda fikirlerin hızlıca geçiş gürültüsünü bir nebze tolere ederek tartışabiliriz. ayrıca oslo'daki profesörden borç isteyecek olsak muhtemelen yanıt alamayız fakat akrabamız bizim için kendisini feda edecek kişidir, bu tip bir nedensellik bağına teyellediğimiz güveni bilgiye de tahvil ederek sonuca ulaşırız.

benim 'inanç teyellemeleri' dediğim bu tip sualsiz bilgi iddiaları sadece ahbaplık bilgisiyle sınırlı da değildir, elimizdeki en yetkin bilgi kurumu olan bilimde de benzer riskler her zaman kapının ardındadır ve o kapı her daim aralıktır. bu aralığın önünde her yüzyılda bazı bilim insanları durma görevi üstlenir, 20. yüzyılda da imre lakatos bu görevi hakkıyla yerine getiren bilim filozofuydu.

diyordu ki, bilgi denen bu 'şey' her ne kadar insan iradesinden münezzeh de olsa madalyonun diğer yüzünü göz önünde bulundurmazsak bilgi iddiaları her zaman bilginin önüne geçebilir. bir gün bilgi duvarına çarpıp gerçeklikle karşılaşılacağını bilsek bile bilgi iddiaları öyle kuvvetlidir ki o duvardan uzakta kestirme yollar bulmak için de kendini eğitebilir, bu yüzden sadece bilgiden bahsetmeyiz bir de bilgi iddalarını konu ediniriz.

bilimsel aktivitelere fon sağlayanların yahut araştırma sonuçlarını, deneyleri yayınlayanların akıl ofisi'nden 'irrasyonel kararlar vermez' belgesine sahip olmayan, bizler gibi insanlar olduğunu unutmak pek de iyi sonuçlar doğurmaz. yöntem, deney, gözlem gibi anlamsal olarak ağır olsa da irrasyonel insan aktivitesiyle bir kenara itilebilecek kadar hafif kavramların çoğunluğun kuvvetini gözden kaçırmamak gerekir. bir restoran örneğiyle başlayıp olabilecek en uç örnekle bitirmek mümkünse soruyorum: hipotetik bir evrende bilim insanlarının çoğunluğu kanun hükmünde bilimsel karar alma yetkisine sahiptir. bir gün bilimsel yetkiyi elinde tutan bu çoğunluk "bilim dostları, bunca yıldır biz yanılmışız, dünya dönmüyor, güneş onun etrafında dönüyor. kanunu imzaladık, hepinize de faks çektik." dese bunu sırf kişi olarak sayıları fazla diye kabul edecek miyiz?

bu da zihinlere iliştirdiğimiz ikinci soru olsun.

17 Aralık 2018 Pazartesi

galileo'nun avukatı veya zihnimizdeki defolar

 tarihteki meşhur galileo davasına artık bilimle ve tarihiyle hemhâl olan kişiler değil, belki de olayın magazinel baharatı sebebiyle herkes hakim. resmi tarih anlatısının üzerinden geçelim: galileo galilei, ortaya oyunun kurallarını değiştirecek bir teori atar fakat onun bu teorisi sadece inanç bağlamında yankı bulur, dine aykırı tezler öne sürdüğü için de suçlu bulunan bilim insanı cezaya mahkum edilir.

bu haliyle kuvvetli, içine çekiveren bir hikaye olsa da olaya bir fotoğrafın yakından görmeye çabaladığımız noktasına dalar gibi zum yaptığımızda hikayeyi zayıflatabilecek fakat hakikati kavramayı kolaylaştıracak detaylarla karşılaşırız.

belgelerle konuşmak bilimin asli, türk münakaşacılık geleceğinin şovmen unsurudur, o yüzden her ikisinin de kuvvetinden yararlanarak galileo davasına temel oluşturan 24 şubat 1616 tarihli komisyon raporunu elimize alalım. 
"güneşin evrenin merkezinde bulunmasına ve hiçbir yerel hareketinin olmamasına ilişkin sav öncelikle “felsefi açıdan aptalca ve mantıksız” olduğu gerekçesiyle, ardından da dinin öğretilerine uymadığı için reddedilmiştir."
o yıllarda felsefe ve bilim arasına bir ayraç konulmadığını hatırlarsak galileo'nun yargılanması aslında o dönemin felsefi, dolayısıyla bilimsel yaklaşımına uygun görülmemişti. işin inanç yönü de var tabii fakat sadece inanca aykırılık bu cezayı ortaya çıkarmadı.

neymiş? astronomi gibi bir alanda bile iş karar vermeye geldiğinde 300 yıl sonra gülünç addedilecek bazı imzalar atılabiliyormuş. gözlem verileri ortadayken, her şey somutlaşmışken bile insanlığın iç sesi bu gördüklerini reddedecek o geleneksel motivasyonu harlamaya yetiyormuş.

buradan büyük bir adım atalım ve pozitif bilimlerle 'insanlığın alelade uğraşları' arasında bir yerde konumlandırılmaya çalışılan psikolojiyle bağlantı kuralım. yaygın argümanı şöyle büyük puntolarla alıntılayalım ve uzunca süzelim:
"psikoloji deneyleri tutarlı değildir, hem tutarlı olsa bile bilimsel yöntemin tüm şartlarını karşılayacak bir deney sistemi kurmak imkansızdır. ayrıca evrensel bir psikoloji kanunu olmamasının açıklaması var mı?"
yerinde bir eleştiri, değil mi? pekala bilimlerin en kıdemlilerinden fizikte araştırılan bozonları deney tüplerine avuçlayıp doldurabiliyor muyuz diye düşünelim. devam edelim, evrensel bir psikoloji kanunu neden yok? aslında yanıt basit, bu tip bir evrensellik zaten olmadığı için bunu kanunlaştırmak da mümkün değil. sorular uzar gider, yanıtların tümüne ise sahip değilim.

sahip olduğumuz yanıtların sayısı az olsa da soruları nasıl daha doğru sorabileceğimizi öğrendik diye düşünüyorum. en azından bilimlerde atılacak adımların laboratuvardaki deneylerle sınırlı kalmasının pek de kolay olmadığını öğrenmemiz gerek. insanlık olarak zihnimizin derinliklerinde yatan defoları bilim olmadığına dair hararetle eleştirilen psikolojiyle teşhis ettiğimizde kadim bilimlerin yolunu da açabileceğiz.

şimdilik burada duralım, bu mevzuya devam edeceğiz.

15 Aralık 2018 Cumartesi

öykü | reddi milat: bungawei’de ucuz bir muasırlaşma

Sözde miladın üstünden 7 yıl geçmişti, bizim yılımıza göre 1094 yılına tekabül ediyor, daha doğrusu ediyormuş. Nasıra'da kutsal addettikleri kişileri doğmuş, ismine İsa demişlerdi sanırım. Neyi doğru hatırladığımı bilemiyorum şu sıralar. Dünyayı sıfırlayacak kadar önemli olduğuna inanmışlar, ben pek ikna olmadım çünkü babasının bile kim olduğunu bugüne dek hiç duymadım, dolayısıyla tanımıyorum.
Biraz daha geriden alayım. Şahsen 1121 yılında öldüm, 34 yılında olduğumuzu ölümümden tam bir buçuk saat önce öğrendim. Şehir sakinlerinin meşhur Bungawei şarabı için topladığı üzümleri teftiş ederken gelen haberle başladı her şey. Konuğu toplantı çadırına almasını istedim Maveu'dan, ben de birkaç üzüm tattıktan sonra onu takip ettim, bu yılın üzümleri sanki geçen yıl kadar iyi değildi diye düşünürken kim olduğunu pek de merak etmediğim konuğumla tanıştırıldım.
Bir sefirdi gelen, yorgun görünüyordu. Sonradan öğrendim ki bu onun 73. günüymüş yollardaki, tüm dünyayı tavaf ettikten sonra sıra nihayet nehir kenarındaki kabilemize de sıra gelmişti. Hala geçen hasadın üzümlerini zihnimde tartmaya devam ederken anlattıklarına da kulak veriyordum. Bir miladın ilanı için gelmişti ve seyahati uzun sürmüştü bu sözde miladın, bir milat gibi etkisini bilerek geliyordu fakat ağır bir yükü donandığı için hızlı da yürüyememişti belli ki.
Sefirin anlattığına göre bu milat ip gibi çekiyordu tüm dünyanın zamanını, biz 1121 yılındayken. Ufak görünse de 73 günlük yolculuğuyla dünyanın tortusunu taşıyan yamalı heybeyle gelen sefiri bu akla sığmaz iddiasını duyduktan sonra biraz daha dikkatle dinledim. 
Velhasıl, sefirin mesajı bu değildi, bu bir temsildi, miladın ilanının temsili. Dedim ya, 73 gündür dünyanın her noktasında takvimleri 'sıfırlamış', sıra bizene gelene dek milat herkesin ortak miladı olmuştu, bu ortaklığı bozan sadece biz kalmıştık. Bizi bu kararı bildirmek için neden sona itmişlerdi, çok kıymetli gördükleri için mi yoksa kolay lokma sandıkları için mi, bilememiştim. Bu durumu kendimle tartışırken neden bilmem, boğazımı temizledim. Herkes bir şey söyleyeceğimi düşünerek bana döndü, bir şey söylemeliydim.
İmparatordum, o an kararın elimin tam altında olduğunu hissettim fakat biliyordum ki elimi kaldırıp konuğumla el sıkışırsam tüm dünyanın hemfikir olduğu sıfırlama kararı benim karar kuvvetimin üzerinden bir dozer gibi geçecekti. Neyse ki dozer icat edilmemişti de içim rahatlamıştı.
Bu rahatlamayı ardıma alarak temizlediğim boğazımı hareketlendirdim, kararımı bildirdim. Biz 1121’de kalacaktık, hiçbir şeye sıfırdan başlamaya niyetim yoktu. Gözlerim ve boğazım arasında gidip gelen keskin bir acı kervanı olsa da kararım kesindi. Miladın milat oluşu Bungawei’de kendini ispat edemeyecekti. Zaten dozer de icat edilmemişti.
Tüm dünya 34 yılındaydı, Bungawei olarak biz artık kadim olandık, tüm evrenin ayağını kaydırdıktan sonra 1121 yılındaydık. Kimse bizi geriye düşüremeyecekti, artık medeniyetin iplerini elimize iyiden iyiye almıştık, hem de hiçbir şey yapmadan!
Böyle mi olacaktı medeniyet öncülüğümüzün ibreti? Bilemiyordum, belki de bu öncülüğü dozeri icat ederek taçlandırabilirdik diye düşündüm. O esnada sefirin hareketlendiğini gördüm, en azından uğurlama nezaketi göstermek için ayağa kalktım fakat bir anda tatlı bir sendeleme yaşadım, sendelemenin bu tadı kaçtığında ise yere kapaklanmıştım.
Nasıl böyle hızlı gelişmişti bünyemdeki bu alışılmadık tat değişimi? Bir anda gözlerim görmeyi sonlandırmış, dolayısıyla yardım isteyecek kimseyi de görememiştim. Aslında o an göremediğimi fark etsem de  sonraları (Sonraları dediğime bakmayın, birkaç saniyeden bahsediyorum.) sesimin de çıkmadığını fark ettim, gerçi bağırmamıştım, belki bağırsam duyulurdu.
Anladım ki duyularım da sefirin ardına takılmış, gitmişti. Hareketsiz bir şekilde birkaç saniyelik bekleyişten sonra son nefesimi verirken durumu kavradım, zaten hep sorusuz gitmeyi istemiştim. Son yutkunuşumda üzümün bıraktığı tadı hatırlıyor gibiyim, bir önceki hasattan o kadar da geriye kalır yanı yoktu, haksızlık etmiştim.
Sefirin bana sunduğu bir anlaşma çağrısı değil, bir güncelleme tebliğiydi. Her şey zaten değişmişti, o yorgun ses tonuyla sadece haberimin olmasını istiyordu. Reddedişimle çadırı terk edişinden ben, biz, Bungawei halkı zararlı çıkmıştı.
Milat dedikleri, tüm dünyayı sıfırlayıp yanına alırken beni ve halkımı geride bırakmıştı, medeni bir imparatorluğun genç varisiyken bizim dışımızdaki tüm dünyaya göre 1045 yaşımla tanışmıştım artık. Karar birliği değil karar çoğunluğu vardı ve “medeni” azınlığın lideri olarak elimen hiçbir şey gelmiyordu zira ellerim de hislerini az önce yitirmişti.
1045 yaşım o kadar seri hücum etmişti ki başı olduğum ileri medeniyetimin ilmi bile benim elimden tutamamıştı, icat edemediğimiz dozer geçmişti hepimizin hayatları üzerinden. Öyle ya kararlarım hep elimin altındaydı ve ben hep 34 yılında olmayı yeğlemiştim.

deney düzenekleri için özel üretildi: aynen solüsyonu

sohbetlerin harcında yer alan 'aynen' ve vazgeçilmezliği üzerine uzun uzun düşünmek istedim fakat kısa bir düşünce seansıyla da bu v...