17 Aralık 2018 Pazartesi

galileo'nun avukatı veya zihnimizdeki defolar

 tarihteki meşhur galileo davasına artık bilimle ve tarihiyle hemhâl olan kişiler değil, belki de olayın magazinel baharatı sebebiyle herkes hakim. resmi tarih anlatısının üzerinden geçelim: galileo galilei, ortaya oyunun kurallarını değiştirecek bir teori atar fakat onun bu teorisi sadece inanç bağlamında yankı bulur, dine aykırı tezler öne sürdüğü için de suçlu bulunan bilim insanı cezaya mahkum edilir.

bu haliyle kuvvetli, içine çekiveren bir hikaye olsa da olaya bir fotoğrafın yakından görmeye çabaladığımız noktasına dalar gibi zum yaptığımızda hikayeyi zayıflatabilecek fakat hakikati kavramayı kolaylaştıracak detaylarla karşılaşırız.

belgelerle konuşmak bilimin asli, türk münakaşacılık geleceğinin şovmen unsurudur, o yüzden her ikisinin de kuvvetinden yararlanarak galileo davasına temel oluşturan 24 şubat 1616 tarihli komisyon raporunu elimize alalım. 
"güneşin evrenin merkezinde bulunmasına ve hiçbir yerel hareketinin olmamasına ilişkin sav öncelikle “felsefi açıdan aptalca ve mantıksız” olduğu gerekçesiyle, ardından da dinin öğretilerine uymadığı için reddedilmiştir."
o yıllarda felsefe ve bilim arasına bir ayraç konulmadığını hatırlarsak galileo'nun yargılanması aslında o dönemin felsefi, dolayısıyla bilimsel yaklaşımına uygun görülmemişti. işin inanç yönü de var tabii fakat sadece inanca aykırılık bu cezayı ortaya çıkarmadı.

neymiş? astronomi gibi bir alanda bile iş karar vermeye geldiğinde 300 yıl sonra gülünç addedilecek bazı imzalar atılabiliyormuş. gözlem verileri ortadayken, her şey somutlaşmışken bile insanlığın iç sesi bu gördüklerini reddedecek o geleneksel motivasyonu harlamaya yetiyormuş.

buradan büyük bir adım atalım ve pozitif bilimlerle 'insanlığın alelade uğraşları' arasında bir yerde konumlandırılmaya çalışılan psikolojiyle bağlantı kuralım. yaygın argümanı şöyle büyük puntolarla alıntılayalım ve uzunca süzelim:
"psikoloji deneyleri tutarlı değildir, hem tutarlı olsa bile bilimsel yöntemin tüm şartlarını karşılayacak bir deney sistemi kurmak imkansızdır. ayrıca evrensel bir psikoloji kanunu olmamasının açıklaması var mı?"
yerinde bir eleştiri, değil mi? pekala bilimlerin en kıdemlilerinden fizikte araştırılan bozonları deney tüplerine avuçlayıp doldurabiliyor muyuz diye düşünelim. devam edelim, evrensel bir psikoloji kanunu neden yok? aslında yanıt basit, bu tip bir evrensellik zaten olmadığı için bunu kanunlaştırmak da mümkün değil. sorular uzar gider, yanıtların tümüne ise sahip değilim.

sahip olduğumuz yanıtların sayısı az olsa da soruları nasıl daha doğru sorabileceğimizi öğrendik diye düşünüyorum. en azından bilimlerde atılacak adımların laboratuvardaki deneylerle sınırlı kalmasının pek de kolay olmadığını öğrenmemiz gerek. insanlık olarak zihnimizin derinliklerinde yatan defoları bilim olmadığına dair hararetle eleştirilen psikolojiyle teşhis ettiğimizde kadim bilimlerin yolunu da açabileceğiz.

şimdilik burada duralım, bu mevzuya devam edeceğiz.

15 Aralık 2018 Cumartesi

öykü | reddi milat: bungawei’de ucuz bir muasırlaşma

Sözde miladın üstünden 7 yıl geçmişti, bizim yılımıza göre 1094 yılına tekabül ediyor, daha doğrusu ediyormuş. Nasıra'da kutsal addettikleri kişileri doğmuş, ismine İsa demişlerdi sanırım. Neyi doğru hatırladığımı bilemiyorum şu sıralar. Dünyayı sıfırlayacak kadar önemli olduğuna inanmışlar, ben pek ikna olmadım çünkü babasının bile kim olduğunu bugüne dek hiç duymadım, dolayısıyla tanımıyorum.
Biraz daha geriden alayım. Şahsen 1121 yılında öldüm, 34 yılında olduğumuzu ölümümden tam bir buçuk saat önce öğrendim. Şehir sakinlerinin meşhur Bungawei şarabı için topladığı üzümleri teftiş ederken gelen haberle başladı her şey. Konuğu toplantı çadırına almasını istedim Maveu'dan, ben de birkaç üzüm tattıktan sonra onu takip ettim, bu yılın üzümleri sanki geçen yıl kadar iyi değildi diye düşünürken kim olduğunu pek de merak etmediğim konuğumla tanıştırıldım.
Bir sefirdi gelen, yorgun görünüyordu. Sonradan öğrendim ki bu onun 73. günüymüş yollardaki, tüm dünyayı tavaf ettikten sonra sıra nihayet nehir kenarındaki kabilemize de sıra gelmişti. Hala geçen hasadın üzümlerini zihnimde tartmaya devam ederken anlattıklarına da kulak veriyordum. Bir miladın ilanı için gelmişti ve seyahati uzun sürmüştü bu sözde miladın, bir milat gibi etkisini bilerek geliyordu fakat ağır bir yükü donandığı için hızlı da yürüyememişti belli ki.
Sefirin anlattığına göre bu milat ip gibi çekiyordu tüm dünyanın zamanını, biz 1121 yılındayken. Ufak görünse de 73 günlük yolculuğuyla dünyanın tortusunu taşıyan yamalı heybeyle gelen sefiri bu akla sığmaz iddiasını duyduktan sonra biraz daha dikkatle dinledim. 
Velhasıl, sefirin mesajı bu değildi, bu bir temsildi, miladın ilanının temsili. Dedim ya, 73 gündür dünyanın her noktasında takvimleri 'sıfırlamış', sıra bizene gelene dek milat herkesin ortak miladı olmuştu, bu ortaklığı bozan sadece biz kalmıştık. Bizi bu kararı bildirmek için neden sona itmişlerdi, çok kıymetli gördükleri için mi yoksa kolay lokma sandıkları için mi, bilememiştim. Bu durumu kendimle tartışırken neden bilmem, boğazımı temizledim. Herkes bir şey söyleyeceğimi düşünerek bana döndü, bir şey söylemeliydim.
İmparatordum, o an kararın elimin tam altında olduğunu hissettim fakat biliyordum ki elimi kaldırıp konuğumla el sıkışırsam tüm dünyanın hemfikir olduğu sıfırlama kararı benim karar kuvvetimin üzerinden bir dozer gibi geçecekti. Neyse ki dozer icat edilmemişti de içim rahatlamıştı.
Bu rahatlamayı ardıma alarak temizlediğim boğazımı hareketlendirdim, kararımı bildirdim. Biz 1121’de kalacaktık, hiçbir şeye sıfırdan başlamaya niyetim yoktu. Gözlerim ve boğazım arasında gidip gelen keskin bir acı kervanı olsa da kararım kesindi. Miladın milat oluşu Bungawei’de kendini ispat edemeyecekti. Zaten dozer de icat edilmemişti.
Tüm dünya 34 yılındaydı, Bungawei olarak biz artık kadim olandık, tüm evrenin ayağını kaydırdıktan sonra 1121 yılındaydık. Kimse bizi geriye düşüremeyecekti, artık medeniyetin iplerini elimize iyiden iyiye almıştık, hem de hiçbir şey yapmadan!
Böyle mi olacaktı medeniyet öncülüğümüzün ibreti? Bilemiyordum, belki de bu öncülüğü dozeri icat ederek taçlandırabilirdik diye düşündüm. O esnada sefirin hareketlendiğini gördüm, en azından uğurlama nezaketi göstermek için ayağa kalktım fakat bir anda tatlı bir sendeleme yaşadım, sendelemenin bu tadı kaçtığında ise yere kapaklanmıştım.
Nasıl böyle hızlı gelişmişti bünyemdeki bu alışılmadık tat değişimi? Bir anda gözlerim görmeyi sonlandırmış, dolayısıyla yardım isteyecek kimseyi de görememiştim. Aslında o an göremediğimi fark etsem de  sonraları (Sonraları dediğime bakmayın, birkaç saniyeden bahsediyorum.) sesimin de çıkmadığını fark ettim, gerçi bağırmamıştım, belki bağırsam duyulurdu.
Anladım ki duyularım da sefirin ardına takılmış, gitmişti. Hareketsiz bir şekilde birkaç saniyelik bekleyişten sonra son nefesimi verirken durumu kavradım, zaten hep sorusuz gitmeyi istemiştim. Son yutkunuşumda üzümün bıraktığı tadı hatırlıyor gibiyim, bir önceki hasattan o kadar da geriye kalır yanı yoktu, haksızlık etmiştim.
Sefirin bana sunduğu bir anlaşma çağrısı değil, bir güncelleme tebliğiydi. Her şey zaten değişmişti, o yorgun ses tonuyla sadece haberimin olmasını istiyordu. Reddedişimle çadırı terk edişinden ben, biz, Bungawei halkı zararlı çıkmıştı.
Milat dedikleri, tüm dünyayı sıfırlayıp yanına alırken beni ve halkımı geride bırakmıştı, medeni bir imparatorluğun genç varisiyken bizim dışımızdaki tüm dünyaya göre 1045 yaşımla tanışmıştım artık. Karar birliği değil karar çoğunluğu vardı ve “medeni” azınlığın lideri olarak elimen hiçbir şey gelmiyordu zira ellerim de hislerini az önce yitirmişti.
1045 yaşım o kadar seri hücum etmişti ki başı olduğum ileri medeniyetimin ilmi bile benim elimden tutamamıştı, icat edemediğimiz dozer geçmişti hepimizin hayatları üzerinden. Öyle ya kararlarım hep elimin altındaydı ve ben hep 34 yılında olmayı yeğlemiştim.

deney düzenekleri için özel üretildi: aynen solüsyonu

sohbetlerin harcında yer alan 'aynen' ve vazgeçilmezliği üzerine uzun uzun düşünmek istedim fakat kısa bir düşünce seansıyla da bu v...